Page 18 - BODRUMDergi | ŞUBAT 2026 | SAYI:18
P. 18
RÖPORTAJ RÖPORTAJ
Evet, ben çoğunlukla kafe veya
pastanelerde yazarım. Hatta Türkiye
Yeşiller Partisi’ni konu edinen ilk
romanım İki Yeşil Susamuru’nun
büyük kısmını o sırada bebek olan
oğlumu günde birkaç saat anneme
bırakıp İzmir Sevinç Pastanesi’nde
yazmıştım. O romanın künyesinde
hâlâ bu bilgi yazılıdır ve her İzmir
ziyaretimde mutlaka Alsancak’taki
tarihî Sevinç Pastanesi’ne uğrarım.
Sorunuzdaki o küçük keyifler,
küçük yaramazlıklar konusunda
çok haklısınız. Çünkü bunlar aslında
hayatımızı yaşanmaya değer kılan
büyük mutluluklara yol açıyor
gerçekten. İlk aklıma gelenleri
sıralayayım: Ancak Türkiye’de
yaşarken mahallenizde bir sokak
kedisi veya köpeği sevebilmek,
onları beslemek, bu sırada sokaktan
geçenlerle selamlaşabilmek, eczaneye,
markete, kafeye uğradığınızda
çalışanlarla kısa sohbetler yapabilmek,
yaşadığımız her türlü zorluğa,
umutsuzluğa inat yeni tanıştığınız
biriyle bile sıradan bir olay üzerinden
bir kahkahayı paylaşabilmek gibi
küçük insanî karşılaşmalar bana
büyük keyif ve enerji verir. Çocuklarla
konuşmak, çocukken ne kadar
sansürsüz ve cesur olduğumuzu
bana hatırlattığı için büyük umutlar
verir. Bir de kahve var! Ah kahve, ah
gözümün bebeği! O kahve ki dünyada
sadece Türkçe dilinde sabah yenen
ilk yemeğin adını ’Kahvaltı’ yapmış 40
yıllık hatırı olan içeceğimizdir. Güzel
pişirilmiş köpüklü bir Türk Kahvesi’nin
verdiği yaşama zevkini ne verir ki?
Günün her saatinde kahvemi sevdiğim
biriyle veya yalnız başıma içmenin
hazzı ve iyileştirici gücü benim için en
büyük, küçük zevklerimdendir. Bir de
müze ve kitapçı gezmek bana çok iyi
gelir; özellikle moralim bozuksa hemen
kitapçı veya müzeye koşarım. Çünkü
onca kitap yazmış yüzlerce yazarın
veya sanat eseri üretmiş sanatçının
bu işleri kotarabilmek için nasıl büyük
bir sabır, irade ve emek verdiğini
düşünmek insanı kendine getirir,
yalnız olmadığını hatırlatır. Eğer bir
kitapçıda beni tanımadan bir kitabımı
eline almış gençlerle karşılaşırsam,
onların yanından tıpkı bir romandaki
“anlatıcı” gibi sessizce geçerken
“kitabı imzalamamı ister misiniz?”
diye sormak ve tabii en önemlisi “Kız
Neşesi”ni tanıdık veya tanımadık
kadınlarla vapurda, uçakta, yolda
paylaşabilmek, o enerjiyle hayatın
zorluklarına, baskılarına direnebilmek,
en büyük keyiflerimdendir.
Romanlarınızda doğa, mitoloji ve
insan ilişkileri sık sık bir araya geliyor.
Hayata bakışınızda doğanın ve kadim
anlatıların yeri nedir?
Sanat ve edebiyatın yaşama tutulmuş
bir ayna olduğuna inanır mısınız?
16
Eğer öyleyse her yazar kendi çağına
ayna tutmakta ve gördüklerini bir
hikâyenin içinde anlatmaktadır.
Ben de yaşadığımız çağa böyle bir
ayna tutmaya çalışıyorum. Yaptığım
tamamen budur.
Biz insanların daha rahat, konforlu
ve hızlı yaşayabilmek için tabiattan:
toprak, su, ağaç, temiz hava ve ilaçsız,
yani doğal sebze ve meyveden
kopup kendimizi, özümüze zararlı
betonların, zehirli gaz ve tarım
ilaçlarıyla çevrelenmiş kentler, ev
ve plaza ofis içlerindeki yaşamlara
mahkûm ettiğimiz bir sır değil.
Çok övündüğümüz insan aklı,
tarih boyunca insanın iyiliğinden
çok dünya nimetlerinin en iyisini
kendilerine ayırmak isteyen güç
sahibi bir azınlığın -eskiden kralların,
sultanların günümüzde siyasî
iktidarların ve şirketlerin- pençesinde.
Yani, diğer tüm canlılar arasında
sadece insan kendisinin tabiatın
bir parçası olduğunun farkında ve
onunla uyumlu yaşamaktan vazgeçip
tabiatın/dünyanın sadece insanlar
için yaratıldığı varsaymasından sonra
kendi evine ihanet eden tek canlı
türü oldu. Oysa tabiatı içindeki tüm
diğer canlılarla beraber koruyarak,
doyunca yetinerek, ihtiyaç olmayınca
tüketmeden, ölümlü olduğumuzu ve
ölünce yanımızda değerli maden veya
para götüremeyeceğimizi unutmadan
bambaşka bir insanlık tarihi
oluşturabilirdik. Böyle bir şansımız
vardı. İyi bir canlı türü olabilirdik
ama kötü ve modern Homo sapiens,
insanlık olduk! Çünkü kendimizi
tabiatın efendisi sanıyoruz ama değiliz!
Sıradan bir olay üzerinden,
yeni tanıştığınız biriyle bile
bir kahkahayı paylaşabilmek
bana büyük keyif ve enerji
verir.

