Page 20 - BODRUMDergi | ŞUBAT 2026 | SAYI:18
P. 20

RÖPORTAJ RÖPORTAJ
Benim roman ve öykülerimdeki
kadın kahramanlar ninemizden
halamıza, muhtarımızdan belediye
başkanımıza, komiserden fizik
profesörüne, marketteki kasiyerden
havaalanı tuvalet temizlikçisine kadar
hepsi aramızdaki kadınlardır, bize ve
dünyaya aitlerdir. Bu kadınlar da hangi
sınıftan, coğrafyadan veya kültürden
gelirse gelsin boyun eğmeyen, yenilse,
dışlansa veya düşürülse de bir direniş
ve hayatta kalma gücü olarak ‘Kız
Neşesi’ni yitirmemiş kadınlar. Yani
tıpkı gerçek hayattaki gibi, yani
hepimiz gibi kadınlar…
Günümüz dünyasında hız, tüketim
ve yüzeysellik giderek artarken;
edebiyatın hâlâ insanı durdurma,
düşündürme gücü olduğuna inanıyor
musunuz?
Sorunuzun yanıtı, edebiyat denince ne
anladığımızla ilgili olarak değişebilir.
Ben edebiyatı hikâye etme sanatı
olarak görüyorum. İnsan yaşadığı
sürece hikâye dinlemeye, okumaya
ve hikâye etmeye mutlaka devam
edecektir. Çünkü insan, hikâyeden
öğrenebilen tek canlıdır. -Tabii uzayda
henüz tanışmadığımız diğer canlılar
yoksa?– Fakat yakın gelecekte
hikâyenin biçimi, formatı değişebilir.
18
Yazının icadından önce mit-mitoloji
dediğimiz sözlü olan hikâye sanatı, 21.
yüzyıl başından beri sesli ve görsel
özelliği, yazılı metinlerle yarışmaya
başladı. Yapay Zekâdan sonra her şey
tümden değişebilir. Fakat ne olursa
olsun ister insan ister Yapay Zekâ
yazsın, ister yazılı ister görsel ister
dijital olsun, insan var olduğu sürece
hikâye ihtiyacı yani edebiyat sanatı
daima var olacaktır.
Benim roman ve
öykülerimdeki kadın
kahramanlar...
Bu kadınlar da hangi
sınıftan, coğrafyadan veya
kültürden gelirse gelsin,
yenilse de dışlansa da
düşürülse de bir direniş ve
hayatta kalma gücü olarak
‘Kız Neşesi’ni yitirmemiş
kadınlardır.
Sizce mekânlar yazarlığı ve anlatıyı
nasıl dönüştürür; bir şehrin ruhu, bir
yazarın metnine nasıl sızar?
Mekân bence bir romanın veya
öykünün asıl karakteridir. Bu konuda
en sevdiğim örnek İnce Memed; eğer
Yaşar Kemal romanının mekânını
Toroslar yerine mesela Kaz Dağları
ya da Kaçkar Dağları olarak seçseydi
biz şimdi bambaşka bir romandan
bahsediyor olacaktık. Mekân,
ikliminden kültürüne, geleneklerinden
değerlerine kadar her şeyi etkiler.
O yüzden özellikle roman yazarken
mekân ve arazi çalışmayı çok
seviyorum. Bu da beni Kuzguncuk’ta
veya Çanakkale’de, Çorum veya
Kayseri’de, Mardin’de geçecek
romanlar için oralarda çalışmaya,
bazen oralarda uzun süre yaşamaya,
oranın yerli halkıyla yemeklerinden
türkü-şarkılarına, fıkralarına,
cenazelerinden düğünlerine
mümkünse birebir katılıp dostlar,
tanıdıklar edinmeye, dolayısıyla
kendi hayatımın da bundan birebir
etkilemesine yol açıyor. Bu hem özel
hayatımın düzeni hem de kısıtlı bütçem
açısından oldukça pahalı bir çalışma
yöntemi ama kendimi hemşehrisi
hissettiğim en az 10 şehir var artık.
Okur olarak sizi hâlâ heyecanlandıran,
başucu kitabınız diyebileceğiniz bir
eser var mı?
Olga Tokarczuk’un bir iklim-kurgu
sayılacak, müthiş bir kara mizah
zekâsıyla taçlanmış, feminist romanı
“Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri
Üzerinde”1 bana bu yetişkin yaşımda,
ilk gençliğimdeki imrenme duygusunu
yeniden yaşatan ender eserlerden
biri oldu. Bir kadın yazar olarak
iklim, çevre, kadın, çocuk, insan dışı
canlıların hakları ve mizah konularında
kendi yazarlığıma yakın bulduğum
Olga Tokarczuk’un sıkı bir okuru
olduğumu söyleyebilirim.
Son olarak; bugün yazmaya yeni
başlayan birine yazma süreci ve yayın
dünyasında karşılaşabileceği zorluklar
üzerine vermek isteyeceğiniz en temel
tavsiye ne olurdu?
Öncelikle yazarlık hevesi olan
kişinin kendisine neden yazar olmak
1 Koşucular-Alabanda Yayınları Çev: Neşe Taluy Yüce
   18   19   20   21   22