Page 77 - Münip Dergisi 2.Sayı
P. 77

dünya eyleyip Mekke’ye hac farizası için giderlerdi. Bu   Fark ettiğinde hemen  eliyle savuşturdu. Sonra ocakta
             bir nevi sürgündü. Bunu ret edenler ise gelenek üzere   yanmakta olan aleve bakarak:
             ölümle tanışırlardı. Mirza Uluğ Bey oğlunun sözlerini
             işittiği anda tepeden tırnağa buz kesildi ve uzun bir süre   — Vaziyeti sen de anladın değil mi? diye fısıldadı.
             mahzun gözlerini yere iliştirdi. En küçük oğlu şehzade   Bu hadise ile birlikte Mirza Uluğ Bey’in morali tama-
             Abdülaziz doğarken sıska doğmuştu. Bu sebepten midir   men bozulmuştu. Ağır ağır soluk alarak ıstırapla karışık
             ya da dünyaya geldikten bir müddet sonra on iki yaşın-  bir şeyler sayıklamaya başladı. Bir süre odada bir o yana
             daki oğlu Abdurrahman vefat ettiğinden midir, bilin-  bir bu yana dolandı durdu. Ardından gözlerini bir nok-
             mez, bu oğluna daha düşkündü. Baba şefkatini fazlasıyla   taya dikerek oturan Hacı Hüsrev’e yaklaşarak mahzun
             göstermişti. Bunun sonucu olarak şehzade daha şımarık   bir ses tonuyla sordu:
             büyümüştü. Öyle ki galip geldiği Tarnap Savaşı’nda fe-
             tihnameye büyük fedakârlıklar gösteren Alaüddevle ve   — Mirza Abdülaziz iyi miymiş? Onu öldürmemişlerdir
             Abdüllatif’in isimlerini değil, Abdülaziz’in ismini yaz-  değil mi?
             dırmıştı. Bundan rahatsızlık duyan büyük oğlu düşman-
                                                          Hacı Muhammed Hüsrev kederli babaya teselliler verip
             ca tavırlar sergilemeye başladı. Mirza Abdüllatif babası   gönlünü avutmaya başladı. O, Mirza Abdüllatif’in hiç-
             gibi ilimle meşgul olmuş, özellikle astronomiye büyük   bir zaman özbeöz kardeşinin canına kast etmeyeceğini
             ilgi duymuştur. En küçüğü ise ilimden uzak büyümüştü.   söyledi. Söyledi fakat içine de şüphe düşüyordu. Odada
             Babasından ona yalnızca müziğe olan ilgi geçmişti. O   oturan bu iki kişi Mirza Abdüllatif’in ne kadar kanlı bir
             tamburu öyle bir şevkle çalardı ki yüzü alev alacakmış   işe giriştiğini, daha iki gün evvel, babası daha Semer-
             gibi kızarırdı. Azıcık kalkık kemer burnu ve ince dudak-  kant’ı terk etmemişken Köksaray’da gizlice öz kardeşini
             ları ile babasınınkine benzeyen adeta kalem ile çizilmiş   öldürttüğünden habersizdiler. Tıpkı o esnada payitaht-
             gibi ince kaşlarına bakarak Semerkant’ın en güzel yiğidi   tan yola çıkan ölüm elçilerinin onların konakladığı ka-
             dersek abartmış olmayız. Her iki şehzadenin de boyu   leye yaklaştıklarından habersiz oldukları gibi.
             uzun, iri yapılı sırma delikanlılardı. Ama en küçüğünün
             kemikleri ince olduğundan mı bilinmez, sıska kalmış-  Hacı Muhammed Hüsrev hac seferine çıkış arifesinde
             tı. Bunlar bir kenara şehzadenin hovardalığı, babasının   Mirza Abdüllatif onu dergâhına çağırdığını ve ona teh-
             hizmetindeki emirlerin haremine açıktan göz koyması   ditler savurduğu o anları düşünüyordu. “Bana bak Hacı
             Mirza Uluğ Bey’e düşman kazandırıyor, hükümdarlığın   Hüsrev, eğer babamız olacak Mirza Uluğ Bey yolda bize
             şanını lekeliyordu.                          karşı ters bir harekette bulunursa, açık konuşmak gere-
                                                          kirse, bize savaş açmak niyetinde olursa ve sen de bun-
             Şimdi Abdüllatif kendi kardeşini de zindana attırmıştı.   dan haberdar olup bize haber vermezsen ya da önünü
             Ama o bununla kalır mıydı? Öz babasını sürgüne gön-  almazsan benden kurtulabileceğini sakın düşünme. Ye-
             deren bu yüzsüz kendi kardeşine daha beter şekilde ce-  rin dibine de girsen seni bulur, kelleni alırım. Ben tanrı-
             zalandırmaz mıydı?                           nın gölgesiyim. Kimse bana yanlış yapamaz. Anladın mı
                                                          Hacı Hüsrev?” demişti şehzade uykusuzluktan kızaran
             Bahtı kara babasının gazabı alev almıştı. Nasıl öfkelen-  gözlerini dikerek.
             mesin ki onuru iki paralık olmuştu. Çatılan kaşlarıy-
             la ve kan çekilen sinesinden dehşetli bir kahır ve öfke   — Allah esirgesin, diye aheste aheste fısıldadı Hacı Hüs-
             yayılıyordu. O Semerkant’ı terk edeceği gün gördüğü   rev.
             rüyasını hatırladı. Düşünde uçsuz bucaksız bir sahrada
             kendini yalnız vaziyette gördü. Sis çökmüştü. Karanlık   Çocuk uyuyalı çok olmuştu. Rüya görüyordu. Düşün-
             ağır basıyordu. Gece mi gündüz mü belli değildi. Sisli   de bir takım kötü kişiler çiçeklenen elma ağacını ok
             bir serabın içinde yalnız duruyordu öylece. Gökte ne   yağmuruna tutmuşlardı. Ok darbelerinden çiçek yap-
             güneş, ne ay ne de yıldızlar vardı…          rakları aniden yere dökülmeye başladı. Çok geçmeden
                                                          ağaç dalları da kırılmaya başlamıştı. Bir süre sonra kötü
             Tesadüfen ocaktan sıçrayan bir  kıvılcım Mirza  Uluğ   kişiler yıldızlara ok atmaya başladılar. Gökyüzünden
             Bey’in kürkünün eteğine düştü ve eteği yakmaya baş-  kan damlamaya başladı. Az önce yere dökülen çiçekler
             ladı. Derin düşüncelere dalan dargın hükümdar bir sü-  sapsarı bir hazan görüntüsü oluşturmuştu. Kan ise işte
             reliğine eteğinde yanıp tutuşan kıvılcımı fark etmedi.   bu hazanın üzerine yağıyor, yeri kırmızıya boyuyordu.


                                                                                            2022/2   75
   72   73   74   75   76   77   78   79   80   81   82